Güzellik kavramı kişiden kişiye değişir, bu yüzden “neye göre güzel?” sorusu oldukça anlamlıdır. Kimi klasik eserlerin sadeliğini severken, kimi modern tasarımların cesur çizgilerine hayran kalır. Kimimiz sembolizmin derinliklerinde kaybolur, kimimiz ise tarihin izlerini taşıyan detayları arar.
İnsan, düşünen bir varlıktır ve bir mekana adım attığında, her birimiz farklı duygular ve düşünceler yaşarız. Bu, doğuştan gelen bir yetenek kadar, büyüme tarzımıza, çevremize ve tutkularımıza da bağlıdır.
Herkesin her şeyi beğenmesini beklemek gerçekçi değildir. Ancak teknik açıdan doğru olan neredeyse evrenseldir. Biz mimarlar, bir yapıyı tasarlarken birçok faktörü göz önünde bulundururuz. Kullanıcıların ihtiyaçları her zaman önceliklidir ve tasarım, uygulanabilirlik ve titiz kontrol süreçlerinden geçer. Yönetmelikler ve diğer düzenlemeler tasarımcıları zorlasa da, bu modern dünyanın bir gerekliliğidir.
Bence, bir mekana girildiğinde, o mekanın ruhu sizi kapıda karşılamalı ve içerideki zamanınız boyunca size eşlik etmelidir. Mekanın bir kokusu, dokusu, dokunuşu, tadı ve rengi olmalıdır. Nereden bakarsanız bakın, mekanın kendisini fotoğraflamak istemenizi sağlamalıdır. Bu, ibadet mekanlarından eğlence mekanlarına, spor tesislerinden sanat galerilerine kadar her yer için geçerlidir.
Bir mekanın güzelliği, sadece estetikle sınırlı değildir; aynı zamanda fonksiyonelliğiyle de ölçülür. Kullanışlılık açısından eksiklikler olan mekanlar, ne kadar estetik olursa olsun, her zaman bir şeylerden yoksun kalacaktır. İlk izlenimler kalıcıdır ve sonradan yapılan düzeltmeler, genellikle ilk algıyı tam olarak değiştiremez.

